1980 military junta is still in full force…

4 Oct

Some pieces are here showing that 12 September 1980 Turkish military junta and its legal system are still in force. Junta are free and enjoying full respect from certain circles. They are invited to ruling party AKP activities like wedding and opening ceramonies etc. Constitution of the junta is still in full force. Its legal system is still in power. Its victims are still crying for their sufferings.

 

BRÜKSEL MEKTUBU

               Yakup YURT

yurtyakup@gmail.com

 


BEN DE DARBE MAĞDURUYUM…

Yıl 1983.
12 Eylül 1980 darbesini yapan cunta iktidarda.
Başbakan Bülent Ulusu hükümetinin son dönemi…
Turgut Özal önderliğindeki ANAP iktidarının ayak sesleri her yerden duyuluyor.
1981 sonunda başladığım yeminli tercümanlık mesleğinde oldukça yeni sayılırım.
1982 yaz tatilinde evlendim ve eşimi Belçika’ya yanıma aldım.
30 Ekim 1983 tarihinde  ilk çocuğumuz Cavit dünyaya geldi.
29 Ekim günü doğsaydı adını Cumhur koyacaktık.
Çok az kazanıyor, kıt kanaat geçiniyordum.
Louvain Katolik Üniversitesi İletişim Fakültesi 1979 mezunuyum.
Türkçem, Fransızcam ve genel kültürüm oldukça iyi.

***

1983 yılında T.C.Brüksel Büyükelçiliği nezdinde Çalışma ve Sosyal Güvenlik Müşaviri Ahmet Şensoy beyefendi.
Yaşıyorsa Allah uzun ömür versin, öldüyse mekanı cennet olsun.
Bir gün telefonla beni aradı.
Yakup’cum haberin olsun, tam sana göre bir iş imkanı doğdu, bu fırsatı kaçırma dedi.
Uzun tartışmalardan sonra ikna oldum ve kabul ettim.
T.C.Çalışma Bakanlığı yurtdışı teşkilatında görevlendirmek üzere sınavla 32 sosyal yardımcı alınacaktı.
Aday oldum.
Tüm adaylar Ankara’da buluştuk.
Önce yabancı dil eleme sınavlarına girdik.
Ardından mesleki yeterlik sınavına girdik.
Bu iki sınav sonucunda başarılı olan 26 kişiyi mülakata aldılar.
Kazanan 26 aday arasında not ortalamasıyla ben birinciydim.
Mülakatta bana Fransızca konuşulan Brüksel, Paris, Cenevre, Lyon, Marsilya arasından birini seçebileceğim söylendi.
Ben göreve talibim, ülkemin menfaatleri nereye gitmemi gerektirirse seve seve oraya giderim dedim.
Bu cevap hoşlarına gitti.
Eşimin de Türk ve müslüman olmasına da ayrıca memnun kaldılar.
Sen şimdi Brüksel’e dön ve bir-iki aya kadar Brüksel için tayin emri bekle dediler.
Eşim diplomat hanımı olacağım diye sevindi, çünkü Belçika’yı hiç sevmemişti.
Bekledik, bekledik, bekledik…
Sabırsızlanıp Yurtdışı İşçi Sorunları Dairesi Genel Müdürü Ergün beyi aradım.
Az kaldı, sabırlı ol, yakında gelir dedi ve oyaladı.
İki ay sonra postacı T.C.Çalışma Bakanlığı’ndan bir zarf bıraktı.
Kalbim heyecandan küt küt atmaya başladı.
Hanım müjdeli haber bekliyordu.
Zarfı açtım.
Bakanlığımız bünyesinde herhangi bir göreve atanmanız mümkün olamamıştır” deniliyordu.
Belli ki güvenlik soruşturması olumsuz sonuçlanmıştı.
Ben de sakıncalılar arasındaydımışım da haberim yokmuş meğer…
Ahmet ve Ergün beylere telefon açıp tüm öfkemi kustum.
Sabırla dinlediler ve hak verdiler.
Türkiye’nin benim eğitim ve birikimime ihtiyacı yoktu.
Sınav birincisini elemişler ve sınav sonuncusu K.I. beyi Brüksel’e tayin etmişlerdi.
Ben de darbe mağduruydum.
Ama şehit babaları gibi bir tek söz söylüyordum : “Vatan sağolsun”…
İşe göre adam değil, adama göre iş bulunuyordu AB’ye girmek için kendisine sürekli ev ödevi verilen benim memleketimde…

Yakup Yurt (c)
Brüksel, 11 Ekim 2010
yurtyakup@gmail.com

 

 

 

 
Haldun Özen
Yayınevi: İmge

Yorumu Yazan: YAKUP KEPENEK
Tarih: 04 Aralık 2003, Perşembe

Yorum
MÜLKİYE, KİTABİYAT, Cilt: XXVI, Sayı: 235, TEMMUZ-AĞUSTOS 2002

Haldun ÖZEN’in En Son ve En Büyük Özeni

Osmanlı’nın son yılları ve Cumhuriyet‘in kuruluşu sırasındaki iki deneme bir yana bırakılırsa, Türkiye’nin çok partili siyasal döneme geçişi 1946’da başlar. Eğer çok partili siyaset ile demokrasiyi eşanlamlı sayarsanız, bu tarih, aynı zamanda demokrasinin de başlangıç yılıdır. Demokrasi, tanımı gereği, eleştiri ve özeleştiri süreçlerinin işlediği; hesaplaşmanın ya da hesap vermenin süreklilik kazandığı bir düzendir.
Türkiye demokrasisi, nasıl demokrasi ise, 12 Eylül 1980 rejimi ile bir türlü hesaplaşamıyor. 1984’te yeniden çok partili siyasal ortama geçilmesine karşın, o karanlık yılların sorunlarını çözemiyor. Eleştirel bir yaklaşım ve nesnellikle 12 Eylül 1980 rejimi ile bir türlü hesaplaşmıyor; hesaplaşamıyor. Bu nedenle de 12 Eylül rejiminin gerçek yüzü ya da niteliği geniş toplum kesimlerince görülemiyor. Bu rejimin iyi ve kötü taraflarından, gelişme, 12 Eylül’ün Anayasası’nın, yasalarının, kurumlarının ve uygulamalarının tutsaklığını sürdürüyor; o ağır kirden bir türlü aklanamıyor.
Haldun Özen bu çalışmasıyla, bu tutsaklık zincirinin önemli bir halkasını kırıyor.

Siz, hiç zararlı bir yaratığı, örneğin verem mikrobunu mikroskop altına aldınız, onun davranışlarını yıllarca gözlemlediniz mi? Bunu yapmadınızsa da TV belgesellerinde bir zehirli böceğin öbür canlılara nasıl zarar verdiğini en ince ayrıntılarına kadar dikkatle izlemiş olabilirsiniz.
Haldun Özen de “cadı kazanı” olarak adlandırdığı, 12 Eylül’ün 1402 sayılı Sıkıyönetim Yasası uygulamalarını, tam da böyle mercek altına alıyor. Çalışma, Sıkıyönetim Yasası’nın, hareketten tam bir hafta sonra 19 Eylül’de, Milli Güvenlik Konseyi, yani cuntanın ünlü beşlisi tarafından tartışmadan ve jet hızıyla değiştirilmesinin öyküsüyle ya da olmayan tutanaklarıyla başlıyor. Sonra her gelişme, sivil savunucularının yüzkarası tutumları; kimi zaman kara gülmeceye dönüşen baskılar, acılar ve yıkımlar Yazar’ın, adına yakışan bir özenle, daha doğrusu gerçek bir bilim insanı titizliğiyle gözler önüne seriliyor.

Çalışma, 1402 Sayılı Sıkıyönetim Yasası’nın, kamu görevlilerinin görevine son verme ile ilgili hükümlerinin uygulanmasını anlatıyor. Ancak, işin kolayına kaçılmıyor yalnızca 1402’likler değil, o yılların baskıcı uygulamalarına yürekli bir tutumla karşı çıkarak görevlerinden istifa edenler de çalışmaya konu oluyor. Kuşkusuz, uygulamanın sivil savunucuları, gizli-açık muhbirleri, kendini kurtarmak isteyen dönekleri ve cuntanın emir kulu olan kamu yöneticileri, bunların yalanları ve sahtecilikleri ilgi ile okunuyor. Ayrıca konunun ILO kararlarına uzanan uluslar arası boyutu da sergileniyor. Türkiye, 1402 uygulamasıyla, uluslar arası düzeyde güç duruma düşüyor; ILO tarafından kara listeye alınıyor.
Ülkeyi yöneten askeri cunta, 1402’lik uygulamasıyla, kendi insanlarının binlercesini acımasızca küçültüyor, eziyor, “aklı sıra” onursuzlaştırıyor. Ancak ILO kararında somutlaştığı ve daha sonraki yıllarda açıklık kazandığı gibi, yıkımlar bireysel düzlemde kalmıyor, toplumsallaşıyor ve bu nedenle de asıl büyük zararı ülke görüyor.
Özen, 1402 olayının, genel ve tekil yönlerini birleştirmesini biliyor; yorumlarının, daha doğrusu yazdıklarının tümünü belgeliyor. Bir taraftan, 1402’nin yasal ve kurumsal çerçevesini çizerken, diğer taraftan da idari yazışmaları ve yargı kararlarını çok ayrıntılı bir biçimde irdeliyor. İşleyiş burada bitmiyor; asıl burada başlıyor. Haldun, çok başarılı bir biçimde, 1402’lik olanların anılarına başvuruyor; canlı tanıklıklarını sağlıyor ve böylelikle çalışmaya gerçek üstün niteliğini kazandıran insan sıcaklığını yakalıyor.
Anılarda neler yok ki? Uzun yıllar büyük emekler vererek genç yaşta ulaşılan bilim insanı kimliğinin, sorgusuz sualsiz, hiçbir gerekçe gösterilmeden sona erdirilmesinin yarattığı yıkımı anlamak ve anlatmak kolay mı?
Önce, ateş düştüğü yeri yakıyor! Üniversitedeki görevine son verilen bilim insanı, asıl işinden uzaklaştırılınca sudan çıkmış balığa dönüyor. Araştırma ve öğretme işinden başka iş bilmez. Uzmanlığından uzaklaştırılan kişi kendisinden de uzaklaşıyor; kendine yabancılaşıyor. Nasıl yaşayacak; neyle geçinecek? Ya arkasından gözyaşı döken öğrencilerine diyebilecekleri? İşinden kovulan kişinin evine geldiğinde ailesine, çocuklarına söyleyebilecekleri? Aile çevresine durumunu nasıl anlatacak; çocuklarından iyi yurttaş olmalarını nasıl isteyecektir? Peki, ya meslek çevresi? Bir taraftan çok onurlu bir tutumla, arkadaşları 1402’lik olduğu için görevinden istifa eden öğretim üyeleri var; bir taraftan da onlar istifa etmeli mi ikilemi? Bu ikilemi çözmek kolay mı? Haldun, bu ve benzeri soruların yanıtını, olayın içinden, 1402’liklerin kendilerinden, yani, onların görgü tanıklarıyla ya da birinci elden, sunuyor.
Ya hak arama güçlükleri, konunun yargıya taşınmasını sağlayan birkaç yürekli avukat ile birlikte, hukukun h’sinin geçerli olmadığı bir zorbalık ortamında sürdürülen hukuk savaşları. Sonra, 1402’lik olanları bulaşıcı hastalık gibi sayıp yüz çevirmelerin, onlarla görüşme korkusunun yarattığı ürkütücü ortam? İş bulma olanaksızlıkları. Yasa’ya göre bu “sakıncalı”lar, kamuda görev alamazdı; yani Roma Hukuku’nda “Civic Mort” denilen durum; bir tür “ölmeden mezara konulma süreci” ve tüm bunların yarattığı yıkım. Örneğin, o günlerin çok sınırlı basın-yayın olanaklarından yararlanma zorluğu; çoğu gazetenin bilinçli bir tutumla 1402’liklerden ve onların sorunlarından uzak durmaları. Buna karşılık, Cumhuriyet’in üç yazarı Mustafa Ekmekçi, Uğur Mumcu, Ahmet Taner Kışlalı (Yankı dergisi’nde) gibi kimi gazetecilerin, 1402’likleri yiğitçe savunması. Kısaca, çok ağır, çok büyük ve yıllar süren ve bitmeyen bir karabasan 1402.
Haldun, bu kapkara karabasanı anlatıyor.
Haldun, bununla da yetinmiyor. Görevden uzaklaştırılan ve ayrılanların, geri dönüş sürecini de inceliyor. Dönüşü sağlayan iki yol var. Bunlardan biri, Danıştay kararlarıdır. İkincisi de 1990’lı yıllarda hükümetin çıkardığı yetersizlik ve eksikliklerle dolu yasadır.
Danıştay kararları, 1402’liklerin, sıkıyönetim kalktıktan sonraki yıllara ilişkin tüm özlük haklarının geri verilmesini sağlıyordu. Örneğin Ankara’da sıkıyönetim 1985’te sona erdi; 1990’da göreve dönüldüğünde, son beş yıllık özlük hakları geri veriliyordu. Enflasyon nedeniyle erimiş olan toplam maaş ödemeleri işin gülmece yönüydü. Özlük hakları veriliyor da, öğretim üyesinin en verimli yaşlarında kaybettiği yıllar; işinden, özellikle de araştırmadan uzak kalmanın yarattığı bilimsel gerilemenin geri verilmesi olası değildir. Çünkü araştırma, birikimli bir süreçtir, teknikleriyle, kuramsal ve uygulamalı yönleriyle, iç ve dış ortam ve ilişkileriyle başlı başına ayrı bir dünyadır ve bilim insanı o dünyanın dışına itilmiştir. 12 Eylül cuntasının, hiçbir sayısal ölçüye ya da ekonomik değere vurulamayacak büyük yıkımı ve asıl zararı bu noktada düğümlenir. Bu kaybın hesabı yapılamaz; bu yıkımın derinliği ölçülemez.
Çıkarılan yasa ise, Danıştay kararlarının çok gerisinde kalıyordu; tam anlamıyla bir 12 Eylül rejimiyle uyum yasası özelliği taşımaktaydı. Yasaya göre göreve dönüş ve kimi hakların elde edilmesi belirli koşulların yerine getirilmesine bağlanıyordu. Yani insanlar, hiçbir uyarı, gerekçe ve suçlama yapılmadan işlerinden kovulanlar, işlerine ancak koşullu olarak dönebileceklerdi.
Özen’in araştırması kendisinin de içinde bulunduğu öğretim üyeleri çevresinde yoğunlaşıyor. Ancak 1402 Sayılı Yasa uygulamasının en büyük vurgununun; sayıları 4500’e yaklaşan öğretmenler olduğu, bunları 2500 dolayında memur ve 300 dolayında işçinin izlediği ve sivil kesimden toplam 10 bin kişiye yakın insanın bu uygulama ile doğrudan haksızlığa uğradığı açıklanıyor.
Bu sayısal noktaların birkaç açıdan tamamlanması gerekiyor. Aileleri ve çevreleriyle birlikte düşünüldüğünde, 1402 uygulamasının, yalnız niteliksel değil, sayısal olarak da çok ağır bir toplumsal yıkım olduğunu yinelemek gerekiyor.
Ek olarak, 1402 uygulaması bağlamında üç noktanın altı özenle çizilmelidir.
Birincisi, 1402 uygulamasına uğrayan üniversite öğretim üyeleri, yalnızca, doçent ve profesör unvanı taşıyanlardır. Bu unvanları taşımayan, yardımcı profesör, doktor asistan ve asistan olanların sayısı tam olarak bilinmemektedir. Örneğin, Konya Selçuk üniversitesinden 1983 başlarında bir çırpıda 26 doktoralı asistanın görevine rektörlük kararıyla son verilmiştir. Bilindiği gibi akademik unvanların temeli doktoradır. YÖK’ün kuruluşundan bu yana 20 yılı aşan bir süre geçmesine karşın öğretim üyesi eksiği yaşayan Türkiye üniversiteleri, bu uygulamayla çok sayıda bilim insanını yitirmişlerdir. Türkiye de bu insanların olası eğitim, araştırma ve toplumsal hizmet katkılarından uzak kalmıştır.
İkincisi, 1402 Sayılı Yasa uygulaması nedeniyle, üniversitelerden sayıları bine ulaşan bilim insanı istifa ederek görevlerinden ayrılmıştır. Üniversitenin içine sürüklendiği YÖK düzenini kınayarak çok onurlu bir tutumla istifa edenlerin daha sonraki süreçlerde kanımca hakları yenilmekte, daha doğrusu davranışlarının gerçek değeri algılanmamaktadır. Özen’in çalışmasında doğal olarak bunların bir bölümüne ilişkin bilgiler vardır; toplam sayıları ise, bilinmemektedir. Birilerinin bu konuyu araştırması ve tarihin kayıtlarına geçirmesi, yalnız bugün için değil, ülke biliminin geleceği için de önem taşımaktadır.
Üçüncüsü, Haldun, öğretim üyelerinin uğradığı 1402 haksızlığının, bilim dallarına göre ayırımını vermiyor. Oysa, kesin sayıları belli olmasa da, bunların çok büyük çoğunluğunun, ekonomi, hukuk, siyaset bilimi gibi esas olarak sosyal bilimler denilen dallarda çalıştıkları bilinmektedir. Kınama amacıyla istifa edenlerin tamamına yakını ise, sosyal bilimcidir. Bu nedenle ülkemizde sosyal bilimlerin, temel bilimler ve tıp kadar gelişemediğini öne sürenlerin, 1402’nin bu yıkıcı etkisini de dikkate almaları yararlı olacaktır.
Bu noktalar, Haldun Özer’in çalışmasının doğrudan konuları değildir; o nedenle de bulunmamaları çalışmanın büyüklüğüne hiçbir biçimde gölge düşürmez. Özen, yıllar süren rahatsızlığını kendisine kıyarcasına hiçe sayarak, eşi Ülkü’nün de insanüstü dayanıklılığı ve büyük özverisiyle ve de yaşamın sonsuzluğuna uzanırken, Türkiye bilim tarihine bir büyük eser (Magnum Opus) armağan etmiş bulunuyor.
Yoğun bir emeğin, acının ve birikimin ürünü olan bu eserden, eski-yeni tüm kesimler için çıkarılacak o kadar çok ders var ki…

 

 

| 12 Eylül Darbesi İle ilgili Eylemler
 
12 Eylül ile ilgili Adana HÖC Temsilciliği tarafından 12 Eylül Salı günü İnönü Parkında bir basın açıklaması yapıldı.

Saat 12.30’da başlayan açıklamada “12 Eylül’den Hesap Sormak Emperyalizme ve Oligarşiye Karşı Mücadele etmektir!-HÖC” pankartı ve “12 Eylül 27 Yıl Sonra Hala Kendini Tartıştırıyor Çünkü Hiç Gitmedi, 12 Eylül 27 yıldır Sürüyor” dövizleri açıldı.

Açıklamayı HÖC adına Şemsettin Kalkan okudu. Kalkan okuduğu açıklamada 12 Eylül 1980 askeri darbesinin bugüne kadar yaşamın her alanında baskı ve yasaklarıyla, işkenceyle, açlık ve yoksullukla, kültürel yozlaştırmayla ülkemizi açık bir hapishaneye çevirdiğini ifade etti.
Kalkan açıklamanın devamında darbe için; “Ülke elden gidiyordu. Biz de bu yüzden darbe yaptık” gibi yalanlarla ABD yönetimi ve işbirlikçi tekelci patronların sömürü düzeni için yapıldığının gizlenmeye çalışıldığını, “Bizim çocuklar yönetime el koymuş” diyen ABD yapılan darbenin kim için yapıldığını itiraf ettiğini sözlerine ekleyen Kalkan “12 Eylül’ün 10 yıllık programının adım adım hayata geçirilmesiyle “açık faşizm kurumsallaştırıldı.” Cuntanın politikaları sürekli hale getirildi.
Bu 10 yıllık program sadece anayasadan, DGM’lerden, hapishanelerden ibaret de değildi. Uğruna ölünen değerler değer olmaktan çıkartılmalı, gençlik bencilleşmeli, inançsızlaşmalıydı. “Serbest piyasa ekonomisi” ile 12 Eylül’ün hemen peşinden hayata geçirilen 24 Ocak kararları ile halk aç bırakıldı, yoksullaştırıldı.
Aradan 27 yıl geçti. Geçen bu sürede, ülkemizi cuntanın faşist anayasasıyla yönetmeye devam ettiler. İMF, AB, ABD ile yapılan anlaşmalarla, ülkemizin tüm zenginliklerini alıp götürdüler. Bizleri açlığa, yoksulluğa mahkûm ettiler, bebeklerimiz yaha da borçlu doğmaya başladı.
Ve bugün 26 süper zengini olan ve aynı zamanda 26 milyon aç insanı olan bir ülke haline getirildik. Baskı ve yasaklar, işkence de ölümler, katliamlar devam etmekte. Bugün itibariyle 85 bin tutuklu ve hükümlü hapishanelerde bulunmakta.
12 Eylül bugün AKP iktidarı ile devam etmektedir.
Bugün 12 Eylül’e karşı mücadele etmek emperyalizme ve oligarşiye karşı mücadele etmektir. Haklar ve özgürlüklerimizi gasp edenlere, bizi yoksul bırakanlara karşı mücadele etmek demektir.” dedi.

Açıklama sırasında sık sık “Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Mücadelemiz!, 12 Eylül Sürüyor!, Baskılar Bizi Yıldıramaz!, Halkız, Haklıyız Kazanacağız” sloganları atıldı. Halktan insanların durup izlemeleri ve basının ilgisi dikkat çekiciydi.

Elazığ Temel Haklar’da Etkinlik

ABD’nin bizimkiler dediği generallerin halkı teslim almak için 12 Eylül 1980 günü yönetime el koymasıyla birlikte başlayan cuntanın ilk gününün yıldönümünde Elazığ HÖC Temsilciliği tarafından Elazığ Temel Haklar ve Özgürlükler Derneği’nde yapılan bir etkinlikle tüm zulmünün bugün hala sürdüğü anlatıldı.

Etkinlik 12 Eylül şehitleri adına yapılan saygı duruşuyla başladı. Ardından 12 Eylül’ü anlatan konuşmada şunlara değinildi;
“12 EYLÜL DÜN DEĞİL, BUGÜNDÜR ve TÜM ZULMÜYLE SÜRÜYOR.
– 650 bin kişi gözaltına alındı.
– 1 milyon 683 bin kişi fişlendi.
– 7 bin kişi için idam cezası istendi. 517 kişiye idam verildi. 50 kişi asıldı.
– 250 bin kişi yargılandı. Onlarca yıl hapsedildi.
– 23 bin kişi sakıncalı olduğu için işten atıldı.
– 14 bin kişi yurttaşlıktan çıkarıldı.
– 300 kişi infaz edildi.
– 171 kişi işkencede 299 kişi hapishanelerde katledildi.
Tüm bunlar bu ülkede huzuru ve istikrarı sağlamlaştırmak için yapıldı. Tüm bunlar bu ülkede bu halkın güvenliği için yapıldı. Emir ve talimatı ise halkların düşmanı ABD emperyalizminden geldi.
Türkiye’deki gelişmeler öyle bir noktaya gelmiştir ki Türk Silahlı Kuvvetleri müdahalesinden başka bir çıkış noktası görülmemektedir.
– Kardeş kavgası
– Anarşi- terör ortamı
– Sağ- sol çatışması
– Kargaşa kaos
İşte bunlar denilerek bu ülke bir karabasana çevrildi.12 Eylül ülkemizin üzerinden bir sinlindir gibi geçti. Hak, özgürlük, demokrasi namına en ufak bir hak kırıntısı bırakılmadı. Yukarıda saydığımız istatistikler bu ülkenin tarihine kara bir leke olarak bir bir yazıldı.
Bunları demek 12 Eylülün etkisini anlatmaya yetmiyor. Şöyle ifade etmek daha doğru olacaktır 12 Eylül 1980 askeri darbesi o gün henüz doğmamış olanların bile hayatını şekillendirmiştir. Ama kuşkusuz en çıplak izleri o dönemi yaşayanlar üzerinde bırakmıştır.
12 Eylül öncesi devrimci mücadele yükselmiş durumda, kitlesel eylemlilikler gündemde, binler on binler sokaklarda… Bu yükseliş egemenleri korkutmaya, tahtlarını sallamaya başlamıştı. Bu gelişim engellenmeliydi. Devrimci mücadele geriletilmeliydi, halk muhalefeti bastırılmalıydı. İşte bu gücü, bu ilerleyişi durduracak bir formül hayata geçirildi. SİVİL-FAŞİST SALDIRILAR.
Böylece cuntaya doğru gidecek süreç başlamış oldu. Ve 12 Eylül geldiğinde ise bu gidişe bir dur demek gerekiyor denilerek cunta hayata geçirildi.
ABD yönetimi “BİZİM ÇOCUKLAR yönetime el koymuş” diyerek cuntayı alkışladılar.
O sabah ülkenin tüm sokaklarını panzerler, cemselerle askerler işgal etti. Ülkeyi postal sesleri kapladı.
Ne için kim içindi tüm bunlar. Hedef açıktı… Bu ülkede devrimciliği, devrimci düşünceleri, direnişi, direnenleri ezmekti. Değersizleşen, düşünmeyen, sorgulamayan insanlar yaratmaktı. Hedef 45 milyon halktı. Bencil, çıkarcı bireyler, idealsiz, hakkını savunamayan kişilikler yaratmak bu sitemin istediği insan tipidir.
İşte bu bakış açısı bu zihniyet 27 yıldır bu ülkenin yönetimine hakimdir.
Bir daha ayaklarının üzerine dikilemeyecek kadar güçsüz, umutsuz bırakmak istediler halkımızı. Korku içinde yaşasın dediler. Ama hiçbir zaman dedikleri gibi olmadı. Her zaman direnen, halkın öncüsü olan, bedel ödeyenler oldu.
Hemen cuntanın ertesinde “Cunta 45 Milyon Halkı Teslim Alamaz” denilerek cuntaya karşı bir direniş başlatıldı. Yaprağın kımıldamadığı, herkesin suskunlaştığı bir ortamda hapishanelerden bir direniş ezgisi duyuldu. Halkımıza umut oldu, güç oldu. Apolar, Haydarlar canlarını ortaya koydular. Halkımıza manevi güç oldular.
Bu günden düne baktığımızda 12 Eylül’ün etkisi kırıldı diyebiliriz. Ama egemenler 12 Eylül’leri hep canlı tutmak istiyorlar. Bugünde aynı yasalar, aynı zihniyet bu ülke topraklarında hüküm sürüyor.
Bu nedenledir ki cuntaya karşı direniş bu günde direnmekten geçiyor.

Yapılan konuşmadan sonra 12 Eylül cuntasını anlatan “Eve Dönüş” filmi izlendi ve etkinlik sona erdi.

TRAKYA KÜLTÜR MERKEZİNDE 12 EYLÜL SÖYLEŞİSİ

Babaeski’de faaliyet yürütmekte olan Trakya Kültür Merkezi’nde 12 Eylül 2007 tarihinde 12 Eylül faşist darbenin 27. yıl dönümünde Babaeski halkının katılımıyla bir söyleşi düzenlendi. Trakya Kültür Merkezi salonunda yapılan söyleşi’de 12 Eylül’ü yaşayanlar o döneme ilişkin anılarını ve gördükleri işkenceleri anlattılar.
12 Eylül’ün günümüzden soyut düşünülmemesi gerektiğine vurgu yapıldı. Anayasası başta olmak üzere 12 Eylül tüm kurumlarıyla, uygulamalarıyla sürmektedir. Krumsallaşan faşizimle birlikte halkın her an tepesinde olan bir yapının yaratıldığı, sistemin halk düşmanı politikalarla IMF’nin ve ABD’nin güdümünde tekrardan yapılandırıldığı anlatıldı. 12 Eylül’ün gençlik üzerinde, toplumsal yapı ve kültürel yapı üzerinde yarattığı tahribat ve günümüzdeki karşılığı yozlaştırma politikasından da bahsedildi. 12 Eylül’e karşı olmanın aynı zamanda günümüzde ülkemizdeki akarsuların satılmasına kadar varan emperyalizmin güdümündeki işbirlikçi politikalara ve faşizme karşı olmaktan geçtiğine vurgu yapılan konuşma iki buçuk saat sürdü.

ANTALYA HÖC’DEN 12 EYLÜL İLE İLGİLİ BASIN AÇIKLAMASI

Antalya HÖC temsilciliği 12 Eylül 1980 faşist cuntasını yaptığı basın açıklamasıyla protesto etti. Açıklama 25 kişinin katılımıyla saat 17.00’da Kışlahan meydanında yapıldı.

Açıklama polisin kalabalığıyla baskı ortamına rağmen, çevreden bulunan insanların katılıdığı gözlenen eylemde “Halkız, Haklıyız Kazanacağız, ” Faşizmi Döktüğü Kanda Boğacağız”, “Kahrolsun Faşizm, Yaşasın Mücadelemiz”, Ne ABD Ne AB Yaşasın Bağımsız Türkiye” sloganları ve kitlenin coşkusu ile başladı. Açıklamayı Haklar ve Özgürlükler Cephesi adına Selda BULUT basına ve kamuoyuna sundu. Bulut konuşmasında: 12 Eylül faşist cuntasının Türkiye hakları üzerine bir karabasan gibi çöktüğüne, o günün bir dönüm noktası olup, o günden sonra 27 senedir bu ülkede demokrasiden söz edilemeyeceğine, o günlerin mirası olarak hala bu ülkede faşizmin kol gezip emperyalizmin isteklerini yerine getirdiğini belirtti.
Konuşmasının devamında Bulut şöyle devam etti: 12 Eylül’le birlikte yaşanan katliamın boyutlarını sayılarla ifade ederken, halkının değil, emperyalizmin koruyucusu oligarşiyi 12 Eylül’den sonra anti-demokratik uygulamaları ve kurumları ile halkı ezmeye devam etti, halkı teslim almaya çalıştılar. Ancak gözaltılarla, işkencelerle, katliyamlarla halkı teslim alamayacaklarını, korku imparatorluğu kuramayacaklarını, bu ülkenin direnen, mücadele eden ve asla direnmekten vazgeçmeyen evlatları olduğuna ve mücadelenin her zaman devam edeceğini belirten sözleriyle, basın açıklamasına son verdi.
Açıklamanın sonunda yine kitlenin çoşkulu sloganları ve faşizme olan kini ve öfkesi ile açıklama son buldu.

”12 Eylül 1980 darbesini unutmadık unutturmayacağız”

Esenyurt Temel Haklar Derneği’de 12 Eylül 2007 tarihinde saat 20.00’da dernek binasında 12 Eylül ile ilgili bir etkinlik düzenledi. 40 kişinin katıldığı etkinlikte film gösterimi yapılmadan önce önce 12 eylülün günümüze dair nasıl etkiler bıraktığını anlatan bir yazı okundu. Anlatımdan sonra ”Beynelmilel” isimli filmin göterimi yapıldı.

12 Eylül ile ilgili yapılan bazı açıklamaları da yayınlıyoruz;

“12 EYLÜL, ÜLKEMİZDE UYGULAMALARIYLA, KURUMLARIYLA SÜRÜYOR

Yıl 1980, devrimci mücadelenin yükseldiği, haklar ve özgürlükler mücadelesinde azımsanmayacak bir ivmenin kazanıldığı yıllar… Yükselen devrimci mücadeleyi bastırmak, halkları sindirmek ve ülkemiz üzerinde ölü toprağı serpmek için emperyalistler ve işbirlikçileri tarafından bir darbe gerçekleştirildi.

12 Eylül darbecilerinin “ülkenin bütünlüğünü korumak, milli birlik ve beraberliği sağlamak”, “devlet otoritesini tesis etmek” için ülkemizi bir karabasana çevirdiler… Sayısız ev baskınlarıyla, gözaltılarla, işkencelerle, kurşuna dizmelerle, idamlarla, postallar altında “otoritelerini tesis etmeye, birlik ve beraberliği” sağlamaya çalıştılar.

12 Eylül’den sonraki mevcut iktidarlarla otoritelerini devrimcilere ve halklara bir saldırı biçimi olarak tesis edilmeye devam edildi.

12 Eylül faşizmi ülkemizde kurumsallaşmıştır. Bu, bugünkü bütün uygulamalarıyla görülüyor. Sınıra yapılan yığınaklarla, “Güvenlik bölgeleri” oluşturmalarıyla, bağımsızlık şiarı haykıranların işkenceden geçirilmesiyle, “seçim çare değil” diyenlerin gözaltına alınmasıyla, tutuklanmasıyla, en ufak demokratik hak talebinde bulunanların dahi coplanması, işkence görmesiyle 12 Eylül sürüyor.

Hapishanelerde var olan tecritle, fuhuşa, uyuşturucuya sürüklenen gençlerimizle, YÖK’üyle, öğrenci gençliğe yönelik baskılarıyla ve AKP iktidarının politikalarıyla 12 Eylül ülkemizde halen sürüyor.

Bugün 12 Eylül’e karşı olmak AKP politikalarına, AKP iktidarına karşı olmaktır. Emperyalizme, faşizme yozlaşmaya karşı olmaktır.

12 Eylül uygulamalarına karşı olmak için emperyalizme ve faşizme karşı olunmalı, haklar ve özgürlükle mücadelesi büyütülmelidir.

12 EYLÜL AKP İKTİDARIYLA SÜRÜYOR!
12 EYLÜL CUNTACILARI YARGILANSIN!

MALATYA TEMEL HAKLAR VE ÖZGÜRLÜKLER DERNEĞİ”

“12 EYLÜL’Ü SONA ERDİRMEK HALKIN ELİNDEDİR

1980 yılının 12 Eylül’ünde insanlar sokak ortasında, evlerinde, işyerlerinde… kısacası yaşanan her yerde gözaltına alındı, fişlendi, dayak yedi, baskı gördü. 27 yıl önceydi ülkenin yönetimine darbeci generallerce el konulmuştu. Aylar süren işkence günleri, yakınlarından haber alamama, sonu ne olduğu bilinmezliğe doğru giden adımların ilk günüydü 12 Eylül. Ve 12 Eylül tarihe ilk verileriyle 650 bin gözaltına alınmıştı. 1,5 milyon kişi fişlenmiş, 230 bin yargılama yapılmıştı. 230 bin yargılamanın sonucu 21 bin 264 hükümlü, 7 bin idam istemi ve 517 idam kararı ile tamamlanmıştı. 517 idam kararından 50 kişinin idam hükmü uygulandı.

12 Eylül denilince hep sokaklarda yere yatırılmış insan görüntüleri gelir gözlerimizin önüne. Oysaki sadece bununla sınırlı değildir. Bir de kapalı kapılar ardında gözlerin görmedikleri ama belleklerin hiç unutmadıkları vardır.

Bugün 12 Eylül cuntasının üzerinden tam 27 yıl geçti. Ama ne yaşananlar unutuldu ne de yaşananlar değişti. 12 Eylül sürüyor çünkü. 12 Eylül uygulamalarıyla sürüyor.

Bugün sokak ortalarında binlerce insan yerlere yatırılmıyor belki ama 87 kişi aynı anda hem de hukuksuzluğun karikatürleştirildiği bir biçimde tutuklanıyor. Demokratik bir haklarını kullandıkları, düşüncelerini açıkladıkları için insanlar tutuklanıyor, dövülerek gözaltına alınıyor. Geçen 27 yılda yaşadıklarımızı şöyle kısaca bile hatırlasak aslında hepimiz göreceğiz cuntanın uygulamalarının devam ettiğini.

Güpegündüz sokak ortasında dövülerek gözaltına alınanları görmedik mi, yaşamadık mı? Haksız ve hukuksuz yere tutuklanmadık mı? Gözaltında “kendini astı” denilerek yapılan katliamları duymadık mı? Hangimizin yaşama garantisi vardır bu ülkede? Yarınımızın garantisi yoktur.

İşte bu koşullarda diyoruz ki; 12 Eylül tüm uygulamalarıyla devam ediyor. Çünkü 12 Eylül sadece tarihte bir gün değil aynı zamanda ülkemiz egemenlerinin en çıplak halidir. Ülkemizin kimler tarafından nasıl yönetildiğinin en yalın göstergesidir. Bugün iktidarda generallerin oturmaması hiçbirimizi yanıltmasın. Orada oturanlar değişse de aynı zihniyet vardır iktidarda. Emirler aynı yerlerden alınır ve koşulsuz uygulanır. Nitekim ülkemizin satılacak toprağı, madeni kalmayınca akan derelerin dahi satılması ülkemizin yönetiliş biçimidir. Halk için tek kuruş harcamayan iktidar kendi rahatı, kendi kasasına girecek dolarları, euroları hesaplayıp insanların geleceğini satıyor emperyalistlere. İşte bugün böyle yönetiliyoruz.
Mecbur muyuz?
27 yıldır hükmünü kaybetmeyen bir cunta ile yönetilmeye mahkum muyuz?
Değiliz.
Bunu belirleyecek olan biziz.
Nasıl yönetileceğimizi halk olarak biz belirlemeli ve uygulamalıyız. Bunun içinde mücadelemizi her geçen gün yükselterek sürdürmeliyiz. Yönetimler değişmedikçe 12 Eylüller hep var olacak.Ve biz artık böyle yönetilmek istemediğimiz daha gür haykıralım diyoruz.

12 EYLÜL CUNTACILARI YARGILANSIN
12 EYLÜL HALKA KARŞI İŞLENEN BİR SUÇTUR. CUNTACILAR HALKA HESAP VERMELİDİR
KAHROLSUN FAŞİZM YAŞASIN MÜCADELEMİZ

ANADOLU TEMEL HAKLAR VE ÖZGÜRLÜKLER DERNEĞİ”

2007.09.20

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: