First some more economic-political study and then walk for the quantum democracy…

27 Sep

I am always trying to see the truth in Turkey. What is going on? I got some pieces here in Turkish. But do not worry I summarize them for you in general. First of all the ruling parti AKP is trying to replace the 1980 military takeover constitution with a new one. Opposition is arguing that AKP is actually trying to establish its civillian dictatorship. They also claim that AKP did not do anything to punish those who made the 1980 military takeover.

Another interesting claim is that Turkish economy is growing fast and its size is like 17th in the world. But its human development scale is like 83rd among 183 countries. They also claim that this growth is taken from the back of the poor workers. Workers rights are the worst around the world.

More interesting claim is that the rich 20 percent population takes the 50 percent of the wealth in the country but pays only 20 percent of the tax revenues while the poorest 20 percent in the country is taking only 5  percent of the wealth and while paying the 80 percent of the tax revenues. This is shocking fact for most people I guess. So I will focus on these issues in the coming days.

I think punishing military takeover people and reversing the wealth distribution must be first piority in order to stop the PKK terror in Turkey. Once we stop it we save Turkey from a massive headache and divert these resources to improve the broken wealth distribution in Turkey. In such a peaceful country, we can build quantum computer and quantum internet democracy. I am really hopeful on this.

I want to walk to promote this idea after doing some more research on the subject.

———————————————————————————————————————

“AKP, darbeci AKP anayasasını yapmak istiyor”

CHP Grup Başkanvekili Hakkı Suha Okay, ”AKP kendi endişelerini Anayasa’ya yansıtmak istiyor ve bunu yaparken de darbe Anayasası’nı değiştireceğim deyip, darbeci AKP anayasasını yapmak istiyor” dedi.

AA

Gaziantep– CHP Grup Başkanvekili Hakkı Suha Okay, bir grup milletvekiliyle CHP il başkanlığında düzenlediği basın toplantısında, Türkiye’de en kapsamlı Anayasa değişikliğinin 2001 yılında yapıldığını ve 2002 yılında AKP ve CHP’nin parlamentoda olduğu dönemde 5 kez Anayasa değişikliği yapıldığını, Anayasa’nın özellikle temel hak ve hürriyetler bağlamında geniş değişikliklere uğradığını ancak bu maddelerin çok büyük kısmının tasfiye edildiğini söyledi.

AKP’nin Anayasa’yı değiştirmek için yola çıktığını belirten Okay, şu görüşleri dile getirdi:

”Tek başına, hiç kimseye danışmadan, tüm kurumlarla kavga eden bir tepki Anayasası olarak şimdi Anayasa’nın kimi maddelerinde değişikliği parlamentonun gündemine getirdi. Anayasalar, geçmişten ders alıp geleceğe yön veren toplumsal uzlaşma metnidir. Anayasalar, partilerin iç tüzüğü değildir. Toplumun tüm kesimini kucaklama zorunluluğu vardır. Ancak AKP geçmişte yaşadıklarını göz önünde tutarak, bu Anayasa’nın diğer maddeleri bir yana, çok temel üç ana başlıkta değişiklik yapmak istiyor. Bunun birisi siyasi partilerin kapatılması, diğeri Anayasa Mahkemesinin yapısının değiştirilmesi, bir diğeri de Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulu. Her birine baktığımızda bunlar toplumda tartışılabilir ama AKP ne yapmak istiyor? AKP kendi korkularını, kendi endişelerini Anayasa’ya yansıtmak istiyor ve bunu yaparken de darbe Anayasası’nı değiştireceğim deyip, darbeci AKP anayasasını yapmak istiyor.”
Okay, bundan sonraki süreçte CHP’lilere büyük sorumluluklar düşeceğini, olası bir referandumda CHP’nin duruşunu her kesime anlatacaklarını söyledi.
 

En kısa sürede referanduma gidilsin”

AKP’nin, iktidara geldikten sonra tüm kurumları eline geçirmeye başladığını belirten Okay, ”Demokrasilerde dördüncü kuvvet olan basın özgürlüğü yok edildi. Demokrasinin dördüncü kuvvetine kadar eline geçen AK Parti anlayışı, şimdi gözünü yargıya dikti, aslında yargı derken yüksek yargıyı eline geçirmek istiyor” dedi.

Yargının herkesin güvencesi olduğunu, AKP’nin yargıyı da ele geçirmesi durumunda bu iktidara karşı direnen tek yapının CHP kalacağını kaydeden Okay, ”Şimdi temel kavga şu: Biz diyoruz ki şu üçünü ayırın, öbürlerini hiç tartışmayalım, parlamentodan derhal geçsin. İstediğiniz üç temel değişiklik, artık Türkiye Cumhuriyeti’nin demokratik bir hukuk devleti olma özelliğini ortadan kaldırır” diye konuştu.

Türkiye’nin gündeminin 22 Temmuz 2007’den bu yana, üretilen senaryolarla meşgul edildiğini ve şimdi gündemin Anayasa değişikliği olduğunu ifade eden Okay, şunları kaydetti:

”Bundan sonraki süreç şudur: Bu Anayasa parlamentodan 330 sayısının üzerinde bir oyla tümünün oylamasında geçerse, Türkiye’nin gündeminde bir referandum süreci olacak. Referandum sürecinde eğer bizim tekliflerimizi kabul etmezlerse, eğer üç temel maddeyi ayırmazlarsa, eğer asıl yapmak istediklerinin üzerine ekledikleri diğer madde değişiklikleri ile beraber bir referanduma gidilecek olursa CHP olarak önce biz diyeceğiz ki (bu AKP’nin dikta Anayasası’dır, darbe Anayasası’dır, bu Türkiye Cumhuriyeti Anayasası değil AKP Anayasası’dır. Artık AKP demokrasiyi rafa kaldırıyor, hukuku askıya alıyor. Türkiye’nin en acil sorunu Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunun üye sayısının 7’den 21’ye çıkarılması mı? Eğer bu kurulun sayısı 7’den 21’e çıkarsa Türkiye’nin açlık, işsizlik, yoksulluk, yolsuzluğu çözülecek mi?)”

Türkiye’nin, referandumda vereceği yanıtla bu sorunu kendisinin çözeceğini, AKP iktidarından kurtulmak için referandumun büyük fırsat olacağını belirten CHP Grup Başkanvekili Okay, ”En kısa sürede referanduma gidilsin. Referandum sonrasında olası bir erken seçim veya olağan seçimde, AKP iktidarından kurtulacağız” diye konuştu.

10 Nisan 2010

Thousands of People Protested AKP’s Health Politics
“The fairy tale is over” was one of the messages from the business chambers and health UNIONs for the AKP’s health policies in a protest on Sunday. They demanded to cancel the Health Transformation Program.Thousands of people were on the street for a protest march against the health politics of the ruling Justice and Development Party (AKP) on Sunday in Kadıköy, a centrally located district on the Anatolian side of Istanbul. Health related organizations had called for a demonstration against the government’s Health Transformation Program. Istanbul Medical Chamber Secretary General Hüseyin Demirdizen said in the meeting, “We want to cancel the Health Transformation Program; health service expenses including pharmaceuticals for all citizens should be covered by a general budget”.

More than 5,000 people gathered for the protest in Kadıköy on Sunday afternoon (18 October), among them groups from health related organizations and left-wing parties and organizations.

“State accumulates savings out of people’s pockets”

During the protest mach to the Kadıköy pier, workers from the health sector carried bills saying, “The health tale is over. We do will not give up our health, our work, our rofession. 2 Lira for the family physician, 8 Lira for the state hospital, 15 for private hospitals. For now!” Slogans like “The health tale is over”, “health transformation means destruction” and “free education, free health care” were continuously chanted by the crowd.

After the crowd had arrived at the meeting place, Demiydizen rose to speak on behalf of the planning committee and criticized AKP’s health politics,

“The program is out, the intention is clear. The health care market should grow, the health care expenses should increase and the government’s expenses should decline. The Social Security Institution should accumulate savings while the difference can be covered from people’s pockets and from the workers labor; that way they can establish a monopoly. Examination fees, charges for pharmaceuticals, then inpatient treatment, surgery and just walking past the hospital will be charged”.

“It is because of this politics that we have an increase of problems such as subcontracting, infant mortality and violence against hospital staff. The General Health Insurance (SGK) has been enforced 1 year ago and made health service more expensive and introduced charges. Poverty and unemployment has increased;
“The health of the individual and of the society is at risk if the application of equivalent pharmaceuticals, supplies and services are not covered. This leaves the people employed in the health sector in a difficult position”. Demirdizen voiced the following claims:

– Withdrawal of the Public Hospital Associations and the “full day” package from the bill

– End of different applications in the health sector

– Priority to preventive health care

– Job security and pay raise for workers in the health sector

Workers from health sector will go to Parliament

Health Workers UNION (SES) Chairman Bedriye Yorgun said, “We have experienced a transformation that serves multinational pharmaceutical monopolies in the health sector; job security does not exist anymore and the government’s saving politics is bringing death”.

Istanbul Chamber of Pharmacists President Semih Güngör argued: The latest regulations of the SGK changed pharmacists into cash collectors. The AKP government told fairy tales about the health sector. But now the tale is over. Now this dark picture emerges very clearly and it will destroy the AKP government and their spin doctors”.

Revolutionary Health Workers’ Trade UNION President Arzu Çekezoğlu criticized, “If our fundamental rights do not fit into your laws, then you owe us to re-write those laws. Public employees will protest the neo liberal politics of IMF, World Bank and AKP in Ankara on 25 October, they will be in front of the Grand National Assembly on 7 November and they will be on strike on 25 November”.

After further contributions of Istanbul Medical Chamber Chairman Özdemir Aktan, Istanbul Chamber of Dentists President Mustafa Düğencioğlu and Veterinarians Chamber President Tahsin Yeşildere the meeting finished with a performance of the Bandista group. The musicians entered the stage dressed in white aprons and carrying a placard saying “No to contribution fees”.

The protest was also supported by the Istanbul Chamber of Physicians (ITO), İEO, Istanbul Chamber of Veterinary Medicine, Feminists from SES Istanbul Branches and Dev Sağlık-İş, Confederation of Trade UNIONs of Public Employees (KESK), United Metal Workers’ UNION, Textile UNION, Freedom and Solidarity Party, Labor Party, Patriotic Front, Labor Movement Party, Halkevleri, the Socialist Platform of the Oppressed, Alınteri, Popular Front, Students Collectives and the Köz Magazine.

DİSK-KESK-TMMOB-TTB: İNSANCA YAŞAMI SAVUNUYORUZ!.. 8 EKİM’DE ANKARA’DAYIZ…

TÜM TEMEL HAKLARIMIZ İÇİN

İNSANCA YAŞAMI SAVUNUYORUZ

EŞİT, ÖZGÜR, DEMOKRATİK BİR TÜRKİYE İSTİYORUZ!

 

Halkımıza çağrımızdır:

İnsanca yaşamı savunmak için, emekçilerin, ezilenlerin sesine ses katmak için 8 Ekim’de Ankara’da buluşuyoruz.

Sosyal duygulara sahip birer insan olarak, insanca yaşamak için gerek duyulan en temel ihtiyaçların bile karşılanmakta zorlandığı ve gittikçe de yaşanmaz hale geldiği bir ülkenin emek ve meslek örgütleri olarak bugün önemli bir sorunu sizlerle paylaşmak istiyoruz.

Bu sorun, bütün diğer sorunları tek tek kapsamaktadır fakat onlardan daha can alıcı öneme sahiptir: “Yaşama hakkının korunması!” İnsanın fizyolojik bir canlı olarak yaşamını sürdürmesi temel bir haktır. Ama bundan daha da önemlisi, insanları diğer canlılardan ayıran özelliklerini koruyarak yaşaması, yani insanın insanca yaşayabilmesidir.

Temsil ettiğimiz sınıf ve kesimler açısından Türkiye’de yaşam koşulları her zaman zordu. Halkının mutluluğunu ve refahını, ülkesinin esenliğini düşünen ve politikalarının merkezine bunları alan bir siyasi hükümetle yönetilmedik şu güne kadar. Onlar varoluşlarının, iktidarlarını sağlamlaştırmanın dayanağı olarak hep yerli ve yabancı tekelleri, uluslararası emperyalist/kapitalist organizasyonları gördüler. Kendi halklarına sırt çevirip, halkın yoksulluk, sefalet ve adaletsizlikler içinde yaşadığı gerçeğine gözlerini ve kulaklarını kapatıp, önlerine konulan politikaları harfiyen uygulamaya çalıştılar.

Bu gidişat doğrultusunda her gelen gün, geçen günü aratır niteliktedir. İnsanın insanca yaşayabileceği alan gittikçe daralmakta; güvencesizlik, geleceksizlik, işsizlik, sefalet, adaletsizlik alabildiğine yaygınlaşmakta ve halk kesimleri hükümet tarafından azarlanıp horlanmakta, buna karşı çıkan, sesini yükselten muhalif dinamikler ise ya şiddetle cezalandırılmakta ya da şeytanı bile şaşırtan yöntemlerle derdest edilmektedir.

Türkiye ekonomik, siyasal, sosyal alanların tümünde birden büyük bir çözümsüzlük içindedir. Küresel krizin de etkisiyle işsizlik artmış, yoksulluk ve açlık artık gözlerden gizlenemeyecek bir duruma gelmiştir. Etnik ve dinsel kökenli farklılıklar, toplumsal barışı sağlayacak yönde çözüme kavuşturulamamakta, tam tersine çelişkilerin giderek derinleştirildiği bir siyaset yürürlüğe konmaktadır.

Anayasa Referandum sürecinde kamu emekçilerine “toplu sözleşme düzeni getiriyoruz” denilmişti. Oysa gündeme getirilen 4688 sayılı Yasa’daki değişiklik ile bırakın özgür toplu sözleşmeyi, kamu emekçilerinin grev hakkı bile engellenmektedir. Özel İstihdam Büroları ile emekçiler köleleştirilmeye, Torba Yasa ile emek sömürüsü daha da artırılarak emekçilerin sürgün edilmelerine ve güvencesizleştirilmelerine yasal kılıf uydurulmaya, Ulusal İstihdam Stratejisi adı altında, 12 Eylül’cülerin bile cesaret edemediği biçimde kıdem tazminatları kaldırılmaya, özel ve kamu alanı sermayeye peşkeş çekilmeye, emek değersizleştirilmeye çalışılmaktadır. KHK’larla kamu hizmetlerinin tasfiyesi/ticarileştirilmesi süreci tamamlanıp güvencesiz istihdam olağan hale getirilmektedir.

“Artık yeter! kimse ölmesin” diyenler susturulmakta, Kürt sorununda demokratik, barışçıl çözüm yerine daha fazla silah/savaş, daha fazla ölüm anlayışı dayatılmaktadır. Kaynaklarımız bir kez daha savaşa aktarılmakta, barış ve diyaloga dayalı çözüm umudumuz kırılmak istenmektedir. 

Siyasal İktidarın, gerçekten demokratik bir toplum yaratma ve onlarca yıldır sürdürülen baskıcı politikalardan arınma anlamına gelecek bir toplumsal dönüşüm programı kesinlikle yoktur. Tam aksine, genel seçimlerden aldığı çoğunluk iradesini, devlet ve toplum üzerinde tam bir tahakküm kurma gerekçesi olarak kullanmakta, yukarıdan hükümet, aşağıdan cemaat eliyle toplumu ve devleti kuşatmakta, kendi medyasını, polisini, yargısını yaratarak herkesi dinleyen ve izleyen, korkuya dayalı büyük bir gözaltı düzeni, kendisine biat eden bir toplum oluşturmaya çalışmaktadır.

Bu süreçte, toprağını, suyunu, havasını ve yaşama haklarını savunanlardan demokratik protesto hakkını kullanan Hopa halkına; TİS ve örgütlenme hakkını savunan kamu emekçisinden kıdem tazminatlarının gasp edilmesine direnen işçilere; “sağlıkta dönüşüm” aldatmacasına karşı koyan sağlık emekçilerinden örgütüne ve mesleğine yapılan saldırılara karşı mücadele eden mühendis, mimar ve şehir plancılarına; ­evde-sokakta ve işyerinde var olma mücadelesi veren kadınlardan özerk-demokratik-bilimsel üniversite mücadelesi yürüten öğrenci gençliğe; düşüncesinden dolayı cezaevlerinde baskı ve tecride maruz kalanlardan, ‘savaşa hayır’ diyen barış yanlılarından asimilasyon-inkâr ve imha politikalarına karşı direnenlere kadar, ülkemizdeki tüm muhalif unsurlar, farklı yaklaşımlar giderek baskı altına alınıp edilgenleştirilmeye ve susturulmaya çalışılıyor.

Görmemiz gereken şey şudur: Türkiye’de çoğulculuk adı altında tekseslilik, “ileri demokrasi” adı altında yeni bir diktatörlük biçimleniyor. AKP eliyle düzenin “yeni yüzü”, statükosu şekilleniyor.

Toplumu altüst edecek bu tehlikeli biçimlenmenin, yurttaşların yaşama hakkını ortadan kaldıracağını söylemeye gerek yoktur.

Çünkü:

Bir ülkede açlık varsa işsizlik vardır

İşsizlik varsa yoksulluk vardır

Yoksulluk varsa adaletsizlik vardır

Adaletsizlik varsa hukuksuzluk vardır

Hukuksuzluk varsa güvencesizlik vardır

Ve o ülkede güvencesizlik varsa, yaşama hakkı kalmamış demektir!

Bütün bu nedenlerle;

Asgari ücretiyle yaşayamayan

Maaşıyla yaşayamayan

Emekli aylığıyla yaşayamayan

İşsizliğiyle yaşayamayan

Hastalığıyla yaşayamayan

HES’lerle yaşayamayan

Kadınlığıyla yaşayamayan

Gençliğiyle yaşayamayan

Kimliğiyle yaşayamayan

Savaşla yaşayamayan

Hayat tarzıyla yaşayamayan

Bütün ötekileştirilenleri, bütün mağdurları, ezilenleri, yoksulları, işsizleri, kadınları, gençleri, çevrecileri, barış yanlılarını seslerini birleştirip, daha yüksek haykırmaları için,

 

Düzenin “yeni yüzüne” karşı insanca yaşamı savunmak için

EŞİT, ÖZGÜR, DEMOKRATİK TÜRKİYE’Yİ yaratmak için

 

8 Ekim’de Ankara’da kurulacak emekçilerin, ezilenlerin “Sokak Meclisi”ne katılmaya çağırıyoruz!..

 

DİSK-KESK-TMMOB-TTB

 

12 EYLÜL’DE GÜLEN’LER 12 EYLÜL’Ü SÜRDÜRÜYOR!..===============================================================
 
 
 
 
 
 
EKONOMİK GELİŞME, SOSYAL GELİŞMENİN ÜZERİNE BASA BASA YÜKSELİYOR!..
DİSK Genel sekreteri Tayfun Görgün’ün, son ekonomik durum üzerine yaptığı basın açıklaması:TÜİK tarafından yapılan açıklamaya göre 2010 yılı üçüncü dönemde gayri safi yurtiçi hasıla değeri bir önceki yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarla %5.5 artış göstermiştir. 2010 yılının ilk dokuz aylık döneminde ise bir önceki yılın aynı dönemine göre sabit fiyatlarla gayri safi yurtiçi hasıla %8.9’luk bir büyüme oranını yakalamıştır. Kriz sonrasında yaşanan ekonomik daralmayı takip eden yüksek büyüme oranları toplumsal refahın bir unsuru olamamaktadır.

Ekolojik dengeyi ciddi şekilde tahrip eden, toplumsal kaynakların yağmalandığı, gelir dağılımının bozulduğu, işsizliğin arttığı bir büyüme modeline kayıtsız kalmak doğru değildir.  Büyüme ve kalkınma, herkesin zenginleştiği, kaynakların adilce bölüşüldüğü, çevreye dost, insana yakışır bir çalışma yaşamının hâkim olduğu bir büyüme olmalıdır, yoksa servetin birilerinin elinde hızla toplandığı, çalışma koşullarının ağırlaştığı, çevrenin tahrip edildiği, haksızlıklar üzerine yükselen bir büyüme değil.

Birleşmiş Milletler İnsani Gelişmişlik İndeksine göre Türkiye, insani gelişmişlik açısından 169 ülke içerisinde 83. sıradadır. Oysa dünyanın en büyük ekonomisine sahip ilk 20 ülke arasında olmaktan gurur duyuyoruz. İran’dan, Rusya’da, Sırbistan’dan, Suudi Arabistan’dan insani gelişmişlik anlamında geri olmamız, bu tabloyu karşılamamaktadır.

İşte 2008’de başlayan küresel krizin sonuçları ortadadır. Türkiye küresel krizin etkilerini yaşamaya devam ediyor.  Krize karşı emek yanlısı müdahalelerle kalıcı adımların atılmasını ve çalışma hakkının güvence altına alınmasını talep etti. Buna karşın büyük şirketlerin krizden hasarsız bir biçimde, karını güvence altına alarak çıkması için kamu kaynakları ve işsizlik fonu seferber edildi. Yeni “Torba Yasa” ile işsizin ekmeği yine şirketlerin sermayesi olacaktır.

Ekonominin toparlandığına yönelik söyleme karşın, milyonlara varan işten çıkartmaların, ücretsiz izinlerin, zorla izin kullandırmaların, ücret indirimlerinin yaşandığı krizin, özellikle sanayi sektöründe çalışan işçiler açısından etkileri hala ortada durmaktadır.

Şirketler krizi, esneklik uygulamalarının yaygın kullanımının açığa çıkardığı yoğun sömürü oranları ve devlet destekleri ile büyük oranda hasarsız ve yüksek karlarla atlatırken, Devlet Planlama Teşkilatı verilerine göre sanayide reel birim ücretleri, 2009 yılında, 2008 yılına göre yüzde 8 oranında azaldı. Bizim Araştırma Enstitümüz tarafından yapılan hesaplamalara göre ise otomotiv sektöründe ve ana metal sanayinde reel ücretlerde yaşanan kayıplar yüzde 20 oranlarına ulaşmıştır.

Buna karşın sermaye kesimlerinin karlarında yaşanan artışlar dikkat çekicidir. 2009 yılında, Türkiye’nin ilk 500 büyük firmasının yüzde 82’si kâr elde etmiştir. Yine kriz döneminde Türkiye’nin dolar milyarderlerinin sayısının 13’ten 28’e yükselmesi, Türkiye’de yaşanan süreci anlamak açısından yoruma gerek bırakmayan bir veridir.

Dünya çapında, sendikal hak ve özgürlüklerin en çok kısıtlandığı ülkelerden biri olan Türkiye’de, işçi sınıfı alabildiğine korumasız durumdadır. Sendikalaşma talepleri en ağır bir biçimde bastırılmakta, taşeronlaşma uygulamaları ile en kötü şartlar işçilere dayatılmaktadır.

Bir dönem 1961 Anayasa’sı için Türkiye’de “Sosyal gelişme ekonomik gelişmeyi geçti” diyenler, bugün ekonomik gelişmenin, sosyal gelişmenin üzerine basa basa yükseldiğini görmemektedirler?

Türkiye, haftalık ortalama çalışma süreleri bakımından, Avrupalı bir işçiye göre yaklaşık yüzde 30 daha fazla çalışmaktadır. Buna rağmen daha az ücretli izin hakkına sahiptir. Çünkü hükümet çalışanların en az 30 günlük ücretli izin hakkını içeren Avrupa Sosyal Şartı’nın ilgili maddesine çekince koymaya devam etmektedir.

Esnekliğin bu denli yaygınlaştığı, istihdamın yarısının kayıtdışında olduğu, reel ücretlerin gerilediği, işsizliğin astronomik rakamlara ulaştığı bu süreçte, büyüme diye önümüze sunulan yoksunluğumuzdur. Dünyanın en pahalı benzini kullanan, en pahalı etini yiyen ülkesiyiz.

Biz adaletli, tüketim değil, paylaşım ve üretim odaklı, doğaya, insana, insan haklarına saygılı bir ekonomik bir büyüme istiyoruz.

Bu ay asgari ücret belirlenecek, büyüme konusunda ortaya serilen pembe tablonun, asgari ücretliye yansıtılıp, yansıtılmaması hükümet açısından bir samimiyet testi olacaktır. Halkın ekmeği küçülürken, milyonlar işsizlikle boğuşurken ekonomik büyüyorsa bu büyüme adaletsizliğin büyümesidir. 

Leave a Reply

Fill in your details below or click an icon to log in:

WordPress.com Logo

You are commenting using your WordPress.com account. Log Out / Change )

Twitter picture

You are commenting using your Twitter account. Log Out / Change )

Facebook photo

You are commenting using your Facebook account. Log Out / Change )

Google+ photo

You are commenting using your Google+ account. Log Out / Change )

Connecting to %s

%d bloggers like this: